AKSU

ANAMAS

 

| Görünümler | Tarih | Kültür | Turizm | Coğrafya |

HALK HİKAYELERİ
ANAM-I AS
DEDEGÖL 
ÇOBANTAŞI
DÖRTKARDEŞLER
YILANIN ÖLDÜRÜLMESİ

YÖRÜKLER
YÖRÜKLER
HALK HİKAYELERİ
ANAM-I AS

Aksunun önceki adı olan Anamas adının nereden geldiğine dair aşağıdaki hikaye rivayet olunur.

Bu yüce dağların kuş uçmaz, kervan geçmez bir köşesindeki babası ölmüş, fakir bir ailenin çocuğu anasının yanlış telkinlerine kapılarak küçük yaştan itibaren işe yumurta çalmak ile başlamış...

O çalmış annesi de gelirleri olmadığı için pişirip beraberce helal demeden haram demeden yemişler. Bu iş yumurta ve tavuk hırsızlığı ile kalmayıp gitgide daha büyük hırsızlıklara yönelmiş, zamanla korkulur bir eşkiya olmuş, yol kesmeye başlamış, nihayet yakasını hükümetin pençesine kaptırmış; kıydığı canların yollarını kestiği mazlumların bedduası onu darağacı altına getirmiş, tam asılacağı sırada abdest almış, 2 rekat namaz kılmış ve ellerini göğe kal­dırarak "Yarabbi bu işlerde benim günahım yok; beni bu kötü yollara anam itti. Ben çaldım o pişirdi, beraber yedik, beni asma "ANAM-I AS" diye yalvarmaya başlamış. Derken onu asmaya görevli olan hükümet adamları bu zavallı delikanlı yiğidin duasını dinledikten sonra onu idamdan bağışlamışlar. İşte kendini bilmez cahil bir ananın teşvikiyle hırsızlığa alışan bu delikanlının hayatında kaçıp saklandığı dağlara Anamas dağları köyünede Anamas Köyü adı verilmiş.

DEDEGÖL 

Horasandan üç evliya, bugünkü Yaka Köyünün olduğu yere gelerek yerleşir­ler. Her gün dağın zirvesinde bulunan hocalarının kabri başında sabah namazı kılmaya giderler. Bu evliyalardan birinin adı Hüseyin Dede, diğerinin adı Musa Dede, bir diğerinin ise bilinmemektedir.

Hüseyin Dedenin eşi, her gün kocasının kaybolmasından şüphelenerek hizmetçiye kocasını takip ettirmeye başlar. Bir gün Hüseyin evliya dede hocasının kabri başına namaz kılmak için uçtuğu yer olan aşağı harmana gider. Hizmetçi de Hüseyin Dedeyi takip ederek gözetlemeye başlar. Hüseyin Dede hizmetçiyi görerek yanına çağırır oğlum sen niye buraya geldin diye sorar. Hizmetçide bu gün erkenden uyandım şöyle bir dolaşayım dedim der. Evliya hizmetçiyi aldatıp elindeki asayı orada bulunan bir ağaca değdirerek ağacın başı çok lezzetli armut meyveleri ile donanır. Hizmetçide burada armut yerken Hüseyin Dede asası ile birlikte uçup Hocasının kabri başında namazını kılar daha sonra eve döner. Hizmetçiye Hüseyin Dedenin eşi beyinin nereye gittiğini sorar. Ben armut yerken anında kayboldu der. Eşinin durumundan iyice şüphelenen Hatun hizmetçiye sıkı sıkı tembih eder, yarın sabah sakın aldanma, nereye gittiğini kesin olarak bana öğren der. Ertesi günü sabah yine Hüseyin Evliya Dede aşağı harmana doğru yol alır. Hizmetçide peşine düşer. Hüseyin Dede bir bakar ki yine hizmetçi arka­da, hemen yanına çağırarak gözlerini yummasını söyler ve birlikte dağın zirvesine uçup namaz kılar ve geri dönerler. Hüseyin Dede de bu sırrını hizmetçiye hiç kimseye söylememesini ister. Fakat, hizmetçi olayları olduğu gibi Hüseyin Dedenin eşine anlatır. Hüseyin Dede bunun üzerine bir daha uçamaz. Halk arasında Evliyalara Dede dendiğinden ve dağın zirvesinde olan evliyanın kabrinin de göl kenarında olmasından dolayı bu dağa Dedegöl dağı denilmektedir. İşte Isparta’nın en yüksek dağı olan Dedegöl Dağı (2992 metre) adını bu şekilde almış olup, şu anda yaz aylarında dağcılar tarafından ve dini ziyaret amaçlı bir yer haline gelmiştir. Bir gün Hüseyin Dede'nin bu dağın zirvesinden fırlattığı asasının düştüğü yer bu günkü Yaka Köyünde mezarlık olarak kullanılmakta olup, burada Musa Dede ile Hüseyin Dedenin mezarları vardır. Bu mezarlar halk tarafından ziyaret edilmektedir.

ÇOBANTAŞI

Teke yöresinden sürüleriyle birlikte Dedegöl dağına yaylaya çıkan yörük ağası Teke yöresinin en zenginidir. Sürülerini otlatmak içinde beraberinde iki çoban getirir. Ağanın bir kızı vardır, kız öyle güzeldir ki: Anamas yaylasında güzelliği ile tatlı diliyle herkesin gönlünde yer edinmiştir. Aynı zamanda Ağanın çobanlarından ikisi de kıza aşık olmuşlardır. Kıza yakın olmak ve onunla konuşmak için zaman zaman kavga etmişlerdir. Bu durumu fark eden ağa durumu araştırır ve çobanlarının kızına aşık olduklarını öğrenir. Çobanlan yanına çağırarak duyduğuma göre ikinizde kızıma aşık olmuşsunuz, ikinizi de severim fakat benim bir kızım var, kızımı almak için şu şartı yerine getirmeniz gerekiyor; Şu gördüğünüz kayalığı önce dolaşıp kim çadırıma gelirse kızımı ona vereceğim der. Çobanlar da kıza kavuşmak için çadırdan kayalıklara doğru hızla yol almaya başlarlar. Çobanın biri çadıra erken varmak için kayalıklardan tırmanırken uçarak parçalanır. Diğer çobanda kayalıkları dolaşıp, çadıra ulaşır. Kızı alır. Ölen çoban düştüğü yere gömülür. Sevdiği kız uğruna hayatından olduğu bu kayalıklara çobanın hatırasını yaşatmak için Çobantaşı adı verilir.

DÖRTKARDEŞLER

Zengin, sözü geçen bir yörük ağası sürüleri ile birlikte Dedegöl ve Anamas dağlarının birleştiği Yaka beline gelerek çadırını kurar, sürüsü çok olduğu için bir de çoban tutar. Çoban, uzun boylu, yakışıklı, güvenilir, yardım seven bir gençtir. Bu çoban öyle bir kaval çalar ki çaldığı kavalla kızların gönlünde taht kurar. İnad eden keçi ve koyunları sıraya dizer. Çaldığı kavalla ağa kızının gönlünde de taht kurmuştur. İki genç birbirlerini öyle bir severler ki artık hiç bir şeyi göremez olurlar. Ara sıra buluşup yörük ağası ve dört oğlundan gizli olarak konuşurlar.

Bir gün sabah çoban, sürüyü çaldığı ıslıkla koyunları otlatmak için yaylanın yolunu tutar. Çobanın yaylanın yolunu tutması ile kızın içine bir karamsarlık çöker. O gün diğer günlerden sanki farklıdır. Bu durumu fark eden babası, kızına "kızım ne oluyor sana, bir derdin mi var diye sorar kız yok baba der. Fakat kulağı kavalın sesindedir. Bu sırada koyunları otlatan çobanın önü eşkiyalar tarafından kesilip eli ko­lu bağlanır. Çobanın köpeği eşkıyalara saldırınca eşkiyalar tarafından öldürülür. Ölüm sırası çobana gelmiştir. Çoban yalvararak ne olur beni öldürmeden önce bir kaval çalayım der. Eşkiyalar buna razı olur. Çoban kavalı, eline alarak öyle bir üfler ki kavalın sesi her tarafa duyulur. Fakat bu kaval her zamankinden farklıdır. Çoban kavalında, yolunun eşkıyalar tarafından kesildiğini, kara köpeğinin öldürüldüğünü, koyunların eşkiyalar tarafından götürüleceğini anlatır:

Eşkiyalar çobanı bastı
Kıl bağacık kolumu kesti
Yetişin ağalar
Kara köpek kun kustu.

Bunu duyan kız yiğidinin başının dertte olduğunu anlar. Ağabeylerine durumu anlatır. Onlar önce inanmazlar, fakat bacılarının ısrarına dayanamayarak çobanın arkasından giderler. Görürler ki kız kardeşlerinin dediği doğrudur, gözlerine inanamazlar. Eşkiyalar tarafından çobanın ellerinin kollarının bağlı olduğunu, köpeğin öldürüldüğünü görünce hemen eşkiyalarla çatışmaya girerler. Ne yazık ki bu zalim eşkiyalar bu dört kardeşi bir çam ağacının altında öldürürler. Halk toplanarak büyük bir yas tutar. Bu dört kardeş vuruldukları yerde defnedilirler. Burada bugün dört çam ağacı vardır, hepsi aynı boyda ve aynı kalınlıktadır. Bu mevkiye bu gün dört kardaşlar denmektedir.

YILANIN ÖLDÜRÜLMESİ

Yılanlı ovasında bir vadide (Vadinin yeri rivayetlerde değişik anlatılmaktadır) büyük bir yılan (Ejderha) ortaya çıkar. O vadiye giden bütün hayvanlar yılan (Ejderha) tarafından yutulur. Hiçbir hayvan geri dönmez. Yılanlıoğlu bu yılanı öldüreceğini söyler. Herkes nasıl öldüreceğini merak eder. Yılanlıoğlu bir eşeğin sırtına heybe şeklinde bir tarafına sönmemiş kireç çuvalı, bir tarafına da su tulumunu sıkı bir şekilde bağladıktan sonra, yılanın olduğu vadiye sürer. Sırtındaki sönmemiş kireç ve su tulumuyla birlikte eşeği yutan yılanın karnında kaynayan kireç yılanı öldürür. Ertesi gün yılanın leşine kartalların akbabaların uçtuğu vadiye halk gitmeye cesaret edemez. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra o vadiye sürülen hayvanların canlı olarak dönmesi, yılanın öldüğünü gösterir. Halk kendilerini böyle bir beladan kurtaran kahramanın ailesine Yılanlı oğulları demiştir.

YÖRÜKLER

Türk tarihinde göçün ayrı bir önemi vardır. Türkler göçebe kültürüne mensup olmaları, hayvancılıkla geçinmeleri nedeniyle yazın yaylalarda güzün ise kışlıklarda ikamet ederlerdi. Günümüzde bu geleneği yörük adıyla anılan göçebe Türkmenler devam ettirmektedir. Bölgemizde yaşayan yörükler yazları Sorgun ve Çayır Yaylasında Kışın ise Antalya Şerikte ikamet etmektedirler. Burada bu yörüklerin kışlık ve yaylalara hangi güzergahtan ve nasıl göçtükleri anlatılacaktır. Yörükler arasındaki göç önemli bir yer tutar. Hatta göç ile ilgili söyledikleri "Yörüğe göçelim diyesiye önüne göçüver" sözü buna bir örnektir. Kışı Antalya'da geçiren yörükler Nevruzla birlikte yaylaya göçmek için hazırlıklara başlarlar. Gerekli ihtiyaçlar giderildikten sonra, hayvanların kulaklarına "en" denilen damga vurulur. Her sürü sahi­binin kendine özgü bir damgası vardır. Bu damgalar hayvanların bilinmesini sağlar. Göç genellikle develerle yapılır. Birkaç deve grubuna katar denilir. Bu develer göç esnasında yaşı ve cinsine göre sıralanır. Develer lök, daylak, maya, hadım v.b. isimlerle adlandırılır. Çadır, içindeki eşyalar develere yüklenecek şekilde hazırlanır. Yörük beyinden önce göçülmez. Ancak Yörük beyinin göçmesiyle diğer ailelerde göçer. Bu yörükler arasında bir saygıdır. Hayvanlar akşamdan uğurlanır.

Eş ve dostlarla helalleştikten sonra sabah erkenden kalkılır. Tarhana çorbası içildikten sonra, develere eşyaların sarılması işlemine başlanır. Önce çeşitli motif işlemeli "Ala çuval" denilen içinde giysilerin bulunduğu çuvallar yüklenir. Sonra yatak kısmı, çadır, en sonrada mutfak eşyaları yüklenerek iyice bağlanır. Böylece göç başlamıştır. Göçün en önünde at üzerinde, düzgün giyinmiş ve silahını kuşanmış olarak ailenin reisi yürür. Göçün arkasında ve yanlarında ellerinde kirman'ıyla yün eğiren kadınlar bulunur. Göç esnasında develerin süslenmesine özen gösterilir. Develere nazar boncukları, yüz ve karın çanları adıyla anılan çanlar takılır. Yüklerin üzeri en güzel yörük kilimleriyle örtülür.

Develerin ve eşyaların fazlalığı veya azlığı o göç sahibinin zenginliğini veya fakirliğini gösterir. Yörüklerin Serik'ten Anamas'a göç süresi on gün sürer. Bu durum hastalık, otlak durumu v.b. durumlara göre değişebilir. Göç esnasında genellikle konaklama yerleri su olan mevkilerden seçilir. Bu durum her yıl aynıdır. Yani konaklama yerleri hiç bir zaman değişmez. Antalya'dan çıkan bir yörük göçü göç esnasında genellikle şu güzergahı takip eder,

1-Gebiz Çığırgan deresi mevkii
2- Gebe Deresi (Hacı Osman Mahallesi - Pınargözü Köyü arası)
3- Pınargözü kuzeyindeki Taşboynu mevkii
4- Çobanisa Köyü güneydoğusundaki Kuruova ve Cumataşı mevkii
5- Saray Köyü yakınlarındaki Cavursini mevkii
6- Kızılova mevkii
7- Menteşe Köyü
8- Koçular Elmaağacı Mevkii
9- Karağı Beli
10- Zindan Boğazı
11-Çayır

Yukarıda adı geçen güzergahlarda şartlara göre bir veya iki gün kalınır. Bu konaklama yerlerinde hayvanların dinlendirilmesi, sağılması işlemi yapılır.

Hava şartlarına göre konaklama yerlerinde çadır yeniden kurulabilir. Çadırın kurulmadığı hallerde aile "Kepenek" adıyla anılan keçe içinde geceyi geçirirler. Çayıra çıkılmasıyla her yörük ailesi bir önceki yıl konakladığı "yurt" yerine gene çadırını kurar. Karakoyunlu yörüklerinin geleneğine göre hiç kimse kimsenin yurduna yerleşemez. Bu göç olayı her yıl aynen devam eder.

İlçenin kültür hayatında yörüklerin önemli bir yeri vardır. Yazları Aksunun kuzey ve kuzeydoğusundaki Sorgun ve Çayır yaylasında kışın Antalya Serik yöresinde ikamet ederler.

Karakoyunlu, Töngüşlü ve çakal yörükleri adıyla anılan bu grupların Aksu yaylalarına hangi tarihten itibaren geldikleri kesin olarak bilinmemektedir. Bu grupların içinde en kalabalık olanları Karakoyunlulardır. Karakoyunlular 1883 yılında Konya'ya bağlı Çeşmeli Zebun köyünü kurmuşlardır. Ancak çıkan bir kan davası yüzünden Anamas Çayır Yaylasına gelmişlerdir. Bu göçebe yörüklerin kontrolünü sağlamak amacıyla göçebe Karakoyunlu muhtarlığı teşkil edilmiş ve bu muhtarlık yakın zamana kadar devam etmiştir. 1950 yılından itibaren bataklık Serik Ovasının tarıma açılması nedeniyle bir kısmı hayvanlarını satarak Serik'e yerleşmiş ve yaylaya gelenlerin nüfusu azalmıştır. Günümüzde çayır yaylasına 40-50 karakoyunlu ailesi gelmektedir.

Bu grubun "KARAKOYUNLU" adıyla anılmasının en önemli nedeni koyunların siyah olmasıdır. Ayrıca Karakoyunlular kendilerinin 14. yüzyılda Doğu Anadolu’da yaşayan Karakoyunlu devletine bağlarlar. Karakoyunlu devletinde görüldüğü gibi Kara Yusuf, Kara Mehmet lakaplarının çok olması bu görüşü destekler mahiyettedir.

Yörükler göçebe olduklarından el dokuması, siyah kıldan yapılmış çadırda yaşarlar. Çadırlarını kutsal sayarlar ve Peygamber duasının olduğunu söylerler. Günlük yaşantıları doğal olarak göçebe hayvancılık durumuna göre belirlenmiştir. insanlarının genellikle mert, dürüst, sözünün eri, misafirperver ve cana yakın olduğu görülmüştür. Genellikle yüksek sesle konuşmaları onların iyi niyetli olduklarını gösterir. Ayrıca tek başlarına hayvan otlatmaları onlara hem ince fikirli, hem de cesur olmalarını sağlamıştır. Yaşlılara ve beylere büyük saygıları vardır. Genellikle kendi içlerinde sorunları, büyükler toplanarak çözümlerler. "Birlikten güç doğar" ilkesine riayet ederler.

En önemli geçim kaynakları hayvancılıktır. Genellikle koyun sürüleriyle uğra­şırlar. Koyunları, kuzuları satarlar. Sütünü peynir ve yağ olarak değerlendirirler. Tulum peynirleri yörede haklı olarak bir üne sahiptir. "Melez" ve "Arı" olarak adlandırılan bu peynirler genellikle ekim ayında pazarlanır. "Dolaz" adıyla anılan bir süt ürünü de yörüklere özgü bir besin kaynağıdır. Sütle un karışımının kaynatılmasıyla elde edilir. Kahve renkli bu ürün tulumlara basılarak bir kış yiyeceği olarak yağda pişilerek yenilir. Ağustos ayında da sütteki yağ oranının artmasıyla bu sütler yoğurt yapılır ve daha sonra deriden yapılmış "Tuluk" denilen fıçılarda yayılır ve yağ elde edilir. Ayranıda kaynatılarak "Keş" (Çökelek) elde edilir.

Yünlerde günlük ihtiyaçların karşılanması için değerlendirilir. Özellikle yünden yapılan yörük kilimleri ünlüdür. Kilimler "Istar" denilen tezgahlarda otuz günde dokunur. Bu kilimler "Külahlı", "Hacı İsalı", "Baldırlı" ve "Karakilim" adıyla anılıp çeşitli desenlere sahiptir.

Karakoyunlu ve Gebizli aşireti kadınlarının dokuduğu kilimlerde, her bir motif ve rengin anlamı vardır. Kullanılan başlıca motifler ise; Amangız, küflen, koçboynuzu, deve boynu, karaböcü, pıtrak, zaptiye, kucaklaştırma, parmak, çingil, elibelinde, anahtar, tarak ve direk motifleridir.

Koçboynuzu motifi erkekliği, yiğitliği; kucaklaştırma motifi evliliği, aşkı; Zaptiye motifi, güvenliği; Karaböcü motifi düşmanı, sürünün baş düşmanı kurtları, pıtırak motifi koyuna takılan bir bitkiyi, zorluğu; elibelinde motifi, sağlığı masumluğu üremeyi, deveboynu motifi deveyi, çileyi, direk motifi ise çadırın direğini, zorluğu, mertliği, yiğidini anlatır.

Ayrıca yünden çuval, sicim, seccade yapılır. Mor ve Siyah kuzu yünlerinden ise pantolon ve ceketlik kumaş dokunur. Önce çok ince olarak yünler eğrilir ve bükülür. Sonra "çulualık" denilen tezgahlarda do­kunur. Dokunan kumaşlar sıcak suda iyice tepilir ve diktirilir. Karakeçede yörüklere özgü ayrı bir eserdir. Yün önce "yay" denilen aletle inceltilir. Sonra ayrı ayrı düz parçalara bölünür buna "yekre" denir. Beyaz keçelerden kesilmiş ince keçeler motif olarak düzenlenir. Aralarına değişik renklerde yün konulur. Sonra bu yekreler yavaş yavaş motiflerin üstüne döşenir. Yünler döşenirken sıcak su ile birbirine yapışıp pekişmesi sağlanır. Arkasından bir direk etrafında dürülerek üstüne basa basa ileri geri ittirilir. Bu işlem yünlerin iyice pekişmesiyle son bulur. Böylece keçe yapılmıştır.

Kıl ise genellikle çadır yapımında kullanılır. Çadır parça parça dokunur. Eş dost çağrılır, koyunlar kesilir, yemekler hazırlanır ve çadır çadıra mille bağlanarak kapatılır. On adet iple kazıklara bağlanır. "Sitil" ile çadırın birleştiği yere "sigeç" denilen uzun ve ensiz bir dokuma dikilir. Bu yağmur sularının dışarı akmasını sağlar. İçi keçelerle döşenir. Çadırın giriş kısmında Ocaklık denilen yerde ateş yakılır. Çadırın arka kısmında ise yatak ve çuvallar sıralanır. Yatak kısmına yüklük denir. Çuvallarda özenle sıralanır. İlk çuvallar güzel motifli genellikle giysilerin bulunduğu çuvallardır. Ondan sonra genellikle yiyeceklerin bulunduğu siyah kıldan çuvallar, sonra da un çuvalları sıralanır. Bu çuvalların üzeri "ihram" denilen ince küçük motifli dokumalarla örtülür. Yemek ve ekmek çadırın içinde pişirilir. Çadırın düzenli ve tertipli olması kadınların marifetli olmasına bağlıdır. Ayrıca çadırın büyük olması eşyaların çok olması çadır sahibinin zengin veya fakir olmasına bağlıdır.

Yörükler genellikle şehir merkezlerine uzakta olmaları nedeniyle sağlık problemlerini de çeşitli tedavi usulleriyle gidermeye çalışırlar. En ilginç tedavi usulleri yakı yakmaktır. Yakı, soğuklama gibi rahatsızlıklarda yapılır. Ardıç gilikleri ezilir, çam çırasından yapılan "püse" ile un karıştırılarak hastanın karın kısmına kapatılır ve hastaya püse yalatılır. Da­yak yiyen ve düşme sonucu ağır yaralanan hastalar kesilen büyük hay­van derilerine konulur ve onların iyileşmesi sağlanır.

Büyükler bu teda­vi usulünün çok yararlı olduğunu ve birçok kişinin iyileştiğini söylerler. Diğer bir tedavi usulü de şişkin yaraların patlatılması işlemidir. Bu tedavide kelebek otu yaranın üzerine sarılarak yapılır.

Ölüm durumunda ise eş ve dostlar toplanır yas tutulur, ağıtlar yakılır, ölen kimse ardından ağlamayan, gelenin boynuna sarılıp ağıt söylemeyen yakınları tarafından ayıplanır. Kazan kurularak yemekler pişirilir. Gelen misafirler en iyi şekilde ağırlanır. Ölü büyük bir kalabalıkla toprağa verilir. Kırk gün geçince ölen kimse adına Mevlid-i Şerif okutulur. Mevlid-i Şerife genellikle herkes katılır. Büyük bir dayanışma ile keder ve üzüntüyü paylaşma görüntüsü verilir. Göç sırasında ölen kimse bulundukları yerdeki en yakın mezarlığa gömülür.

Hayvanlar yörüklerin her şeyidir. Onlara bir insan gibi değer verilir ve bakılır ve sevimli bir hayvanın ölümü sonucunda ağlayanlar bile görülür. Hayvanların rahat yaşamasına, karınlarının tok olmasına özen gösterilir. Hayvanların günlük bakımı sağlanır. Dağdan gelen sürü sabah sayılarak eksik olup olmadığı, karnının tok olup olmadığı, hasta olup olmadığı tespit edilir. Her aile sürünün diğer sürülerden üstün olması için özen gösterir. Sürüler genellikle kadınlar tarafından sağılır. Sağılırken hayvanlar kontrol edilir. Hasta olan hayvanlara değişik tedavi usûlleri uygulanır. Örneğin; yılan sokan bir hayvanın kulağı kesilerek kan akması sağlanır. Yumurta yedirilir. İnce uzun demir çubuklar ateşte ısıtılarak burunları üzeri dağlanır. Tırnak arasında bir yara varsa bu yaralar şap ve püse karışımıyla tedavi edilir.

Koyunlar yılda iki defa kırkılır, yaz kırkımı ile elde edilen yüne yapağı denir. Kırkma işlemi bittikten sonra ziyafet verilir. Hayvanların besili olması veya olmamasına göre çobanın durumu değerlendirilir.

Yörükler inançlarına son derece bağlıdır. Yaylaya cami yaparak çocukların dini eğitim alması sağlanmıştır. Cuma günü herkes Çayır Yaylasındaki Camiye gelir ve Cuma Namazı büyük bir kalabalıkla kılınır. Cuma ve Bayram Namazlarına katılmayan ayıplanır.

Bunun yanında İslâm öncesi batıl inançlarda görülür. Örneğin; ateşin üzerine su dökmek iyi sayılmaz. Ateşten çıkan sesler bir zarara işarettir. Bunun için ateşe yün atarlar. Nazar'ın değmemesi için muska ve gök boncuk takarlar.

Düğün ve bayramlar çok canlı geçer. Düğünlerde insanlar doyasıya eğlenirler. Güreş karşılaşması ve yarışmalar düzenlenir. Bayramların ayrı bir önemi vardır. Bayramda büyüklerin önce bayramlanması esastır. Bayram için ziyarete gelmeyene darılınır.

Yörüklerin eğlence hayatında kavalın önemli bir yeri vardır. Hatta koyunların otlatılması bile kavalla yapılır. Aşıkların atışması gibi kaval çalanlar, kaval çalma yarışına girerler. Günümüzde kaval çalma geleneği kaybolmuştur. Sadece 80 yaşındaki Hasan Su bu geleneği sürdürmektedir.

Güreş en önemli spor faaliyetidir. Küçük çocuklar güreşe alıştırılır ve güreş turnuvaları düzenlenir. Ayrıca gençler "kale" denilen bir oyun oynarlar. Bu oyun taşlarla oynanır. 30-40 metre mesafede karşılıklı iki taraf üçer adet düz taş dikilir ve sırasıyla bu taşlar yuvarlak taşlar atılarak yıkılmaya çalışılır. Yenilen grup kazanan grubu sırtında karşı tarafa taşır.

Günümüzde yörükler eski geleneklerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir. Yaylaya çıkanların sayısı azalmıştır. Ancak yerleşik düzene geçenler yazları Aksu'ya gelerek yayla turizminin gelişmesinde rol oynamaktadırlar.

 

 
 
   
 

Isparta'ya Ayrımlı Bir Bakış